Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Dil nedir?

İnsan “Dil”inin, evrensel olarak kabul görmüş, genel bir tanımını bulmak oldukça zordur. Ağırlıklı görüşe göre dil, “Düşüncelerin, seslerden oluşmuş kelimeler aracılığı ile belirtilmesidir.”
Kelimeler birleşip, cümleleri; cümleler birleşip düşünleri, düşünler bir araya gelerek de çeşitli kavramları oluştururlar.

Bu tanıma göre, “Dil” ile “Düşünce” arasında yakın bir ilişki vardır. Ancak bu ilişkinin doğası kesin olarak bilinmemektedir.

Bazı araştırmacılara göre düşünler, sessiz konuşmalardır. İnsan, kelimeleri konuşmadan kullanarak (sessiz olarak) düşünür. Buna “iç konuşma” (endofoni) denir. Kelimeleri kullanarak düşündüğümüz için, düşünce ve dili birbirlerinden soyutlamak mümkün değildir.

Buna göre kelimeler, düşünce mekanizmasının bir parçası ve düşünceyi koruyan gardiyandır.

Konu ile yakından ilgilenen diğer araştırmacılar ise, düşünceyi “sessiz konuşma” olarak yorumlayan bu görüşü, dil ve düşünce arasındaki entrikalı ilişkileri basite indirdiği gerekçesi ile eleştirirler. Onlara göre, diller arasındaki yapısal fark, çeşitli toplumların dünya hakkındaki düşünce ve görüşlerinin farklı olmasından sorumludur.

Dil ve düşüncenin ilişkisi
İncil’de şöyle der, “Bir kimse her ne düşünüyorsa odur.” Descartes’in da meşhur sözü şöyledir, “Düşünüyorum o halde varım.”

O zaman, “Ne düşünüyorsak oyuz”dan yola çıkarsak, düşüncelerimize dikkat etmemiz gerekmektedir. Öyle ki, eğer siz düşündüğünüz kişiyseniz sorun yoktur. Kendi idealinize ulaşmışsınız demektir. Şu an olduğunuz kişiden memnun değilseniz, ideallerinizi ve onları ifade şeklinizi sorgulamanız gerek demektir.

Çoğu kişiden şöyle sözler duyarım: “Ben aslında hep daha çok saygı duyulan biri olmak istemişimdir.” Ya da “Ben herkese gereken saygıyı gösteriyorum ama kimse bana saygı duymuyor.” Buradaki sorun, “istemek” fiilinin dilimizdeki anlamı ve yeridir. Yani, belirlediğimiz idealin bizden uzakta olduğu, ona ulaşmak gereğinin ifadesidir. Daha da açacak olursak, idealin, başkaları tarafından “onay”la oluşacağı gerçeğidir. Kişi, kullandığı dille, aslında, “Evet, ben idealimdeki kişi değilim” der. Bu kabulleniştir. Beklediği onayı kendisine negatif şekilde vermiştir. O, aslında saygın biri olmadığını onaylamaktadır!

Bu ve bunun gibi örnekler çoktur. Biz farkında olmadan, bu gibi cümlelerle, kendimizi sabote ediyoruz. Bunların farkında olmak gerekmektedir. Sadece farkında olarak bile kalıplaşmış, eski hatta köhne düşünce kalıplarından arınmamız mümkündür.

Düşünce sistemlerinin ve dillerin farklılıkları

İnsan beyninin sol hemisferinde gramer merkezi vardır. Bu merkez, erken yaşlarda oldukça değişebilir bir dizi nöron topluluğudur. Yeni doğanlarda bu merkezler her dille ilgili gramer kurallarına adapte olabilecek niteliklere sahiptir. Bebek ve çocuk, farkında bile olmadan, evde konuşulan dilin gramer kurallarını öğrenir. Onlara kimse gramer öğretmez. Kaldı ki bu gramer okulda öğrenilen gramerden çok farklıdır. Bu, biyolojik gramerdir.
Zamanla, biyolojik gramer beynin sol hemisferindeki yerinde gelişir ve olgunlaşır. Nöronlar arasında kurulan bağlantılar pekişir ve çocuk 5-7 yaşlarına gelince, o merkez bir daha değişmemek üzere, son şeklini alır. İşte bu dönemde çocuk ana diline angaje olmuş demektir. Başka dil öğrenebilir ama onlar için beynin konuşma merkezi dışındaki bölgeler kullanılır.

Her insanın kendine özgü düşünce haritaları vardır. Biz, genelde, yaşadıklarımızdan ya da duyumsadıklarımızdan bir takım yargılara varırız. “Bu böyledir” ya da “şu şudur” gibisinden. Beynimizdeki nöropeptidler, bir takım düşünce kalıpları için belli bir harita oluştururlar. Böylelikle, herhangi bir konuyla ilgili onu algılayış ve karşılayış biçimimiz oluşur. Bir takım “parametre”lerden bir “paradigma”ya varırız. Bunu bilinçli düzeyde yapmayız. Harita çizilmiş ve olaylar karşısında görevini yerine getirir. Örneğin, “Fransızlar da kendilerini çok beğenmiş insanlardır”, “Karadenizliler, coşkulu insanlardır” ya da “Ben ne zaman bir dilenci görsem acır ve ona yardım ederim” gibi. Bunlar kişisel yargılardır. Yani, kişiye özel paradigmalardır. Hayata kendi penceremizden bakarız, olup-biteni kendi haritamız üzerine bir şablon gibi koyar ve yargılar veya düşünürüz. Farkına varmadan da kolay kolay değişmez bu haritalar.

Hâlbuki “Harita vatan değildir.” Biz kültürleri, ülkeleri ya da bizim gibi konuşmayan, yaşamayan, düşünmeyen hatta bizden olmayanları ayıran haritalar çizeriz. Ve böylelikle kendimizden olan ve haritamıza uyan, “vatan” sıfatını alır.
Kültür farkı, gramer farkıdır da aynı zamanda. Her dilin, her kültürün kendi düşünme grameri de vardır. Bu gramer elbette ki dilimizdeki gramere de doğrudan etki eder. Örnek vermek gerekirse, İngilizce’de “Expectation” sözcüğü, içinde umut, kesinlik, öznellik ve pozitif bir bekleyişi taşır. Ancak, Türkçe’deki karşılığı olan “Beklenti” sözcüğünde, bir başka kuvvet ya da gücün inisiyatifinde olmak, nesnellik, teslimiyet ve negatif bekleyiş vardır. Zaten, genelde cümlenin başına ya da sonuna “İnşallah” kelimesi eklenir. Bu, kültürümüzün mutluluğa ya da kişisel başarıya olan bakış açısıdır.

Her çocuk, yetiştiği kültüre, topluma ve aileye uygun bir düşünce ve dil gramerine uyumlanır. Bir kişiye “ayıp” olan bir olay, bir başka kişi içinse “normal” olarak karşılanır.

Paradigmalarımızın gelişmesi ya da daha basit tabiriyle dünya görüşümüzün genişlemesi için ise “okumak” gerekir. Kutsal kitaplardan Kur’an, elçisine ilk olarak “İkra” yani “Oku” olarak inmiştir. Dil beynin kullandığı bir araçtır. Beyin ne kadar gelişmiş ise dil o kadar üstün bir araçtır. Konuşulan dilin kendisi de ne kadar gelişmişse o kadar güçlü bir araçtır. Eğitimle yeni kelimeler öğrenerek dili geliştirmek mümkündür. Bu arada dil eğitimine paralel olarak beyin de gelişir ve diğer yeteneklerini daha etkili bir şekilde kullanmaya başlar. Daha iyi düşünür, öğrenir ve planlar.

Günümüzde, ülkemizde ya da dilimizdeki “yozlaşma”, yeni neslin kullandığı kelimelerin niteliği ve niceliğinde kolayca görülmektedir. Düşünme biçimi, dile yansır ve ne konuşursanız ya da ne düşünürseniz “o”sunuzdur.

Sözcüklerin önemi

Sözcükler, kendi içlerinde bir mana içerirler. Bunlar, konuştuğunuz dilden alınan manalar olduğu gibi kişinin kendine özgü haritasında atfettiği mana da olabilir. Örneğin, biri “Ana” dediği zaman kimimiz annemizi hatırlarız, kimimiz duygulanır hatta ağlarız, kimimize de o kadar yoğun bir etkisi olmaz. Burada şunu da belirtmek lazım ki, aynı manaya gelen iki kelime de kendi içinde mana farklılığına uğrar, “Ana” ve “Anne” sözcüklerindeki gibi.
“Para” sözcüğüne verdiğiniz mana, sizin ekonomik durumunuzla ilgili bir fikir verir. “Ekmek aslanın ağzında” terimini “vatan” olarak benimsemiş birinin bolluk-bereket içinde olduğundan bahsetmek zordur. Burada “Ekmek”, “Para”nın metaforudur (bu konu başlı başına bir tez konusu olabilecek genişliktedir).
Bu dilemma, “Aşk” sözcüğünde de açıkça görülebilir. “Aşk, benim için ‘tutkudur’” diyen biriyle, “Aşk bana ‘acıyı’ hatırlatıyor” diyen birinin aynı şeyden bahsettiğini söyleyebilir miyiz?
Sözcüklere verdiğimiz manaların önemine ve çeşitliliğine değindikten sonra, kullandığımız dil ile hayatımıza yön verdiğimizi açıkça görebiliyoruz. Sözcüklerin, bilinçaltına olan etkisinden birazdan bahsedeceğim. Bir sözcük ağzınızdan çıktıktan sonra onun geri dönüşü yoktur. Kullandığınız sözcük o olayla ilgili paradigmanızı belirlediğinden, hayatınıza yeni bir yön vermek için, yeni sözcükler kullanmalı ya da sözcüklere atfettiğiniz manaları değiştirmeniz gerekmektedir. Kutsal kitaplardan İncil şöyle başlar: “Başlangıçta söz vardı.”

Dil – bilinçaltı ilişkisi

İnsan bilinçaltı muazzam bir arşivdir. Doğduğumuz andan itibaren, üç boyutta ve beş duyumuzla algıladıklarımız ve hatta bunların dışındakileri bile depolar. Biz bilinç düzeyinde bunun farkına varmayız. Yaşadıklarımızdan edindiğimiz yargılar ve korkular burada saklanır. Bu deneyimleri çağrıştıran herhangi bir koku, ses, kelime, görüntü ve his algılandığı anda o deneyimle ilgili alarm verir. Bilinçaltının çok önemli bir özelliği, oluşturduğu “çekirdek inanç” vasıtasıyla bizi “güven”de tutmaya çalışmasıdır. Deneyim pozitifse, bir daha yaşatmaya; negatifse bir daha yaşatmamaya programlanır. Aldığı verileri hiçbir filtreden geçirmeden direkt kaydettiği için, biz bilinçli olarak onları seçme şansına sahip değiliz. Burada olaylar genelleştirilir, çarpıtılır ve bozuma uğrar.

Düşünülenin aksine biz hayatımızı bilincimizle değil, bilinçaltımızdaki kayıtlara göre yaşarız. Bilinçli olarak verdiğimiz bir karar, bilinçaltındaki karşılığına göre gerçeklik kazanır. Siz “Ben artık daha çok kazanmak istiyorum” dediğinizde, bu niyetiniz bilinçaltına iletilir. Bilinçaltınızda sizin daha çok kazanmakla, yükselmekle ve zenginleşmekle ilgili güven ihtiyacınızı tehlikeye sokacak bir kayıt yoksa bu isteğiniz gerçekleşir.
Bilinçaltı hayal edilenle gerçekte olanı ayırt edemediğinden, dilimizle onu kandırabiliriz. Siz “Ben artık daha çok kazanmak istiyorum” dediğinizde bilinçaltınız bunu “Evet, sen şu an az kazanıyorsun ve değersizsin” şeklinde algılar. Halbuki doğru bir dili ısrarla konuştuğumuzda bilinçaltımızı isteğimiz doğrultusunda ikna edebiliriz. Doğru dil şöyle olmalıdır: “Ben daha çok kazanmaya layığım, hazırım ve kazanıyorum da.”
Son zamanlarda gördüğüm en yanlış örneklerden biri “Ben zayıflamak istiyorum” cümlesidir. Siz bunu söylediğinizde bilinçaltınıza aslında şişman, değersiz ve çirkin olduğunuzu söylüyorsunuz. Bilinçaltınız buradaki “zayıf”lamak fiilinden umduğunuz anlamdan ziyade, bunu bir tehdit olarak algılayabildiği gibi, boyun eğdiği takdirde bünyenizi zayıflatma riskini bile beraberinde getirebilir. Burada doğru dil kalıbı şöyle olmalı: “Ben hafifliyorum”. Bu şekilde, kullandığımız dilin bedenimize olan etkisini de görmüş oluyoruz.

Sonuç olarak, doğru dili ve olumlu düşünce biçimini kullanarak yarattığımız “olumlama” cümleleri ile bilinçaltımızda hedeflediğimiz etkileri kolayca yaratabiliriz. Bu değişimi garantilemek için, doğru olumlamaları, düzenli şekilde, inanç ve ısrarla kullanmamız gerekir.

Olumlama cümlelerinin püf noktaları

Olumlama yaparken dikkat edilecek hususların başında, negatif manada bir kelime kullanmamak gelir. “Artık öfkeli değilim” dediğinizde, bilinçaltınız “öfke”yi alır ve ona uygun yaşam deneyimleri çekmeye çalışır. Halbuki, “Ben artık sakinim” dediğinizde “sükunet”i alır ve ona uygun yaşam deneyimleri çeker.
İkinci husus, zaman konusudur. Kullandığımız cümlenin zamanı, ya şimdiki zaman ya da geniş zaman kipinde olmalıdır. Şöyle ki, “Ben daha sakin olacağım” dediğinizde, bilinçaltınız bunu gelecekte yapılacak bir görev olarak algılar. O hep gelecekte kalacağından, şimdinize etkisi olmaz. Bu cümlenin ideali şöyle olmalıydı: “Ben her geçen gün daha sakin oluyorum.”
Bu iki husus gözden kaçırılmamalıdır. Biraz dikkat ve çabayla olumlamalarınızı olması gerektiği şekilde yapmaya alışabilirsiniz. Bir kere mantığını kavradınız mı, gerisi daha kolaylaşır. Bir takım kitaplarda ve internet sitelerinde “olumlamalar” ya da diğer bir deyişle “affirmasyonlar” görüyorum. Üzgünüm ki, birçoğu yanlış bir iskelet üstüne oturtulduğundan, istenen etkiyi göstermek bir kenara, zarar bile verebiliyor. Örneğin, google’da yapılan basit bir aramayla karşınıza çıkan ilk bloglar’dan biri, şu olumlamayla başlıyor: “Öylesine güçlü olacağım ki hiçbir şey zihin huzurumu bozamaz.” Bir olumlama bundan daha yanlış nasıl olabilir? Bir olumlama daha yanlış nasıl başlayabilir ki? Her şeyden önce, adı üstünde, olumlamanın bütününde bir pozitiflik olması şarttır. Bu olumlamada, bilinçaltı muhtemelen şu tür inanışlar alacaktır: Bir kere “güçsüz olduğumu kabul ediyorum”, “Şu an, zihin huzurum da bozuk”, “Karşılaştığım kişiler ve olaylar her an bana bir kötülük yapabilir, o yüzden çok güçlü olayım da, bir şey olmasın bari!” gibi bilinçaltımıza tamamen yanlış mesajlar göndermektedir.
Bu konuda tavsiyem, internet sitelerine itibar etmemenizdir. Zaruri durumlarda ise, yabancı menşeili siteleri tercih etmenizi tavsiye ederim. Zira birebir çeviri yaptığınızda aşağı yukarı aynı şeyi kastetmiş olacaksınız.

Bitirmeden önemli bir hatırlatma yapmak isterim. Olumlamaların işe yaraması için, her cümleyi, her kelimeyi hissederek ve inanarak söylemek gerekir. Ve hep dediğim gibi bıkmadan, usanmadan tekrar edilmelidir. Zira biz insanlar tekrar yoluyla öğreniriz. Yürümeyi, bisiklete binmeyi, otomobil sürmeyi öğrendiğimiz gibi…

Olumlama örnekleri

Kendimi tamamen ve derinden seviyor ve onaylıyorum.
Sevgili doluyum. Gerçek ve saf sevgiyi hissediyorum ve yaşıyorum.
Ben çok değerliyim. Ben çok başarılıyım. Ben güven içindeyim.
Ben herkesi ve her olayı olduğu gibi kabul ederim.
Herkes beni olduğum gibi kabul eder
Ben cinsel kimliğimi kabul ediyorum. Cinsel enerjimi kabul ediyor ve kullanmayı seçiyorum.
Ben hayatın tüm olanaklarına kendimi açıyor ve hayatı kullanmayı seçiyorum.
Bilgimi, servetimi ve konforumu artıran herkesi ve her şeyi kabul ediyorum.
Daha güçlü ve sağlıklı olmama izin veriyorum
Hayatın tüm güzelliklerini hak ediyorum.
Büyük bir enerji ve sağlıkla doluyum.
Ben insanların duygularının, düşüncelerinin ve kısıtlamalarının ötesine geçiyorum. Kendi hayatımı, kendim belirliyorum.
Bolluk ve bereketi her an yaşar ve her gün daha yoğun hissederim.

  • Tuna Tüner
Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.